Babama mektup-Oğuz
Atay
Sevgili
babacığım,
Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.
Sana bazı şeyleri anlatamadım. Bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin – kısa bir süre için- her şey başka türlü olurdu sanki. Çaresizlik yüzünden bir çok şeyin anlamı kayboluyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? Fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım. Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, “Ne güzel” diyorlar, “Bunu bir yerde kullansana.” Onun için, çok özür dilerim babacığım, seni de bir yerde, mesela bu mektupta kullanmak zorundayım. Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böylece anlam kazanıyormuş. Ben, seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. Sonra da seni anlamadıkları zaman onlara kızıyorum. Bana kızınca –bu çok sık olurdu- “Senin aynadan gördüğünü ben ‘dıvardan’ görürüm,” derdin. Annemle birlikte ‘dıvar’ sözünle alay ederdik. Ben de şimdi küçüklerime karşı –artık benden küçük olanlar da var babacığım- bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. Bu sözü kullanırken aslında amacımın ne olduğunu sezmiyorlar tabii. Seni gülünç duruma düşürmek istediğimi sanıyorlar. Herhalde, ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. Gülümsemenin içindeki sevgiyi demek ki anlatamıyorum. Şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar. Ben de o zaman çileden çıkıyorum gerçekten: asıl amacımı unutup seni onlara beğendirmeğe çalışıyorum. Aslında bu çabanın anlamsızlığını sezmiyor değilim. Ülkenin en zengin adamı senin paltonu tutarken ya da, “Rica ederim Cemil Bey, müsaade buyurun” diyerek ‘bizzat kendisi paltoyu giydirmekte ısrar ederken’ senin gibi hissedemedikten sonra, insan o paltonun içinde kendisi varmış gibi gururlanmadıktan sonra, seni beğenmeleri, hatta anlamaları neye yarar? Ya da meclise ilk girdiğin sıralarda, başkandan birkaç gün için izin istemeye gittiğin zaman, “Cemil Bey siz galiba yenisiniz” diyen başkanın karşısında senin gibi utanmadıktan sonra insanın böyle küçük ayrıntıları öğrenmesinin ne anlamı var? “İstediğiniz zaman izin yapabilirsiniz Cemil Bey, bana gelmenize lüzum yok,” sözünü duyunca kim senin gibi ferahlayabilir?
Bunlar bildiğin şeyler babacığım; sana biraz da bilmediklerini anlatayım. Mesela, cenaze törenin nasıl oldu? Cenaze namazın nasıl kılındı? Genellikle bir aksilik olmadı babacığım. Ben ağladım. Okulda o günlerde ‘hatırı sayılır’ bir durumda olduğum için oradan bir otobüsle bir miktar öğretim üyesi ve bir çelenk gönderildi. Hayatın boyunca hiç görmediğin bazı kimseler ellerini önlerine kavuşturarak ve başlarını eğerek ölümün anlaşılmaz gerçeği üzerinde düşünüyormuş gibi yaptılar mezarının başında. Tabut çukura konulduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. (Bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım.) Seni, annemin yattığı mezarlığa gömmedik. Bazı yakınlarım öyle uygun gördüler. İnsanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. Benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. Oysa bana, “Annen böyle isterdi,” dedi. Sen bu adamı sevmezdin ve nedense ona yakınlık gösterdin. Bu nedenle hiç hakkı olmadığı halde sana ‘babacığım’ derdi. Artık ben akraba olmayanların birbirlerine ‘anneciğim, teyzeciğim, oğlum, kardeşim’ diye seslenmelerine bütünüyle karşıyım babacığım. Artık gerçek bir akrabam kalmadığı için, bütün bu soğukluklara karşıyım. Herkes birbirine adıyla hitap etsin. Mantığı seven bir insan olarak senin de bu düşünceye karşı pek bir diyeceğin yoktur sanıyorum.
Sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. Mesela, Allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın filan diyorum. Sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. Aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. Sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. Bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum.
Benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum ne de arabama. Uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz. (Annem duymasın.) Bazen arabayı bir ara sokakta durdurarak küçük ve karanlık meyhanenin birine giriyorum. Senin deyiminle ‘tedrici intihar’. Bununla birlikte, bazı yazı denemeleri –bu mektup gibi- yaptığım için, arkadaşlar arasında –bu içki ve perişanlık gibi bütün tutarsızlıklarıma rağmen- oldukça ilgiyle karşılandığım söylenebilir. Sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla birlikte gene de benimle övünürdün sanıyorum. Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik. Aslında yazdıklarım senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’. Sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; sana açıklamakta zorluk çekeceğim bazı nedenlerle senin anladığın biçimde bir gerçeklikten uzaklaşmak zorundayım. Ayrıca gerçek ya da uydurma olan bu satırları benim hissettiğim şekilde anladığından da şüphedeyim, hatta anlayıp anlamadığını da bilemiyorum.
İşte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum. Bu yüzden sana gerçeklerden, senin de karşı çıkmayacağın gerçeklerden söz etmek istiyorum. Bugünlerde özellikle ansiklopedik gerçeklerin çok tutulması ve ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin gittikçe unutulması yüzünden, baştan aşağı gerçeklerle dolu ve birçoklarına göre önemsiz sayılacak hayat hikayelerinden meydana gelen bir ansiklopedi yazmak istiyorum. Buna benzer denemelerim oldu. Ama onlar da senin deyiminle gerçekten ‘uydurma’ şeylerdi. Bu nedenle babacığım, herkese açıkça ilan ediyorum: 1892’de doğdun. Ülkemizin ortalama ömür sınırını çok aştın. Duyduğuma göre İsveç ortalamasını filan bulmuşsun. Köyde, kasabada, taşrada yetiştin. Olgunluk çağı denen döneminde, ülkeyi yönetenler daha kalabalıkmış gibi görünsün diye, taşradan getirilerek onların arasında yer aldın. ‘Fırka katib-i umumiyesi’nin ya da daha başka ‘ekabir’in gözüne girmek için kürsülerde bağırmak gibi bir münasebetsizliği beceremediğinden, bugün benim özel ansiklopedimin dışında yer alacağını hiç sanmıyorum. Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor ya da onun gibi bir şey. Büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. Ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda da düşüncelere daldığını sanmıyorum. Fakat –bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım- ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım. Beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. Sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. Bense küçük hırslar yüzünden bocalıyorum; senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senden önce senin gibi rahmetli olan Numan Beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, Hacı Muhammed altta’ bir durumdayım. ‘Tedrici inhitat’ oluyorum senin anlayacağın. Görüyorsun senin hayat hikayeni bahane ederek gene kendimden bahsediyorum. Senin asaletini tevarüs etmediğim için her fırsatta kendimi ileri sürmek gibi bir zillete tenezzül ediyorum. Neyse, sana dönelim babacığım. Hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. Bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanmadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. Siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. Bu bakımdan sana yöneltebileceğim en kuvvetli tenkit şudur; kendini sunmasını hiç beceremedin babacığım. Hemşerilerinin büyük şehirde kaldıkları hanları ziyaret ederek onlara kartvizitlerini dağıtmadın, dairelerde seçmenlerinin işlerini takip etmedin. Bütün yaptığın, seçim bölgene gittiğin zaman eğer ramazansa sokakta sigara içmemekten ibaret kalmıştır. Kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. Genellikle sert, duygusuz ve bencil göründün. Bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. Çocuk diyorum, çünkü kötü huylarından bir ‘menfaat temini cihetine’ gitmedin. Bana sorarsan, hemen bütün konularda çocukça yani samimi fikirler ileri sürdün; bununla birlikte bu davranışlarının ev içinde ‘menfi neticeler tevlid ettiği’ oldu. Ben bu sonuçlardan çok yakındım ve ‘asi evlad durumuna müncer oldum’. Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen klasik Türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; batı müziğine tepkini de sadece, ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. Kültür hakkında öteki yargıların da pek iç açıcı değildi. Özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. (Bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim.) Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı; bir insan ya akıllıydı ya da aptal; senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. Biz –annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. Üstelik –en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum; çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim. Özellikle bazı kitapları okuduktan sonra, içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha da farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. Sinemaya gitmedin. Hiç roman okumadın. Zeytinyağlı enginar yemedin. Yabancı ülke özlemi çekmedin. Kimseye hediye almadın. Evde kuşkonmazdan başka bitki yetiştirmedin. Yalnız halk türkülerini sevdin. Basit beğenilerinin yanında beni şaşırtan duyarlıkların vardı. Bir örnek vermek gerekirse
Çalkan Karadeniz çalkan
Gemiler açıyor yelken
gibi beni çok duygulandıran bir masal türküsünün yanısıra
Yekte yavrum yekte
Pastırmalar yükte
türküsünü de aynı keyifle söyledin ve dinledin. Ben sonradan edindiğim bir duyarlıkla, ikincisini sanki alaya alıyormuşum gibi değerlendirerek işin içinden çıkmayı denedim: şu ‘filan’ sözünü, basit duygululuklarımı gizlemek için kullandığım gibi filan.
Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.
Sana bazı şeyleri anlatamadım. Bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin – kısa bir süre için- her şey başka türlü olurdu sanki. Çaresizlik yüzünden bir çok şeyin anlamı kayboluyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? Fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım. Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, “Ne güzel” diyorlar, “Bunu bir yerde kullansana.” Onun için, çok özür dilerim babacığım, seni de bir yerde, mesela bu mektupta kullanmak zorundayım. Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böylece anlam kazanıyormuş. Ben, seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. Sonra da seni anlamadıkları zaman onlara kızıyorum. Bana kızınca –bu çok sık olurdu- “Senin aynadan gördüğünü ben ‘dıvardan’ görürüm,” derdin. Annemle birlikte ‘dıvar’ sözünle alay ederdik. Ben de şimdi küçüklerime karşı –artık benden küçük olanlar da var babacığım- bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. Bu sözü kullanırken aslında amacımın ne olduğunu sezmiyorlar tabii. Seni gülünç duruma düşürmek istediğimi sanıyorlar. Herhalde, ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. Gülümsemenin içindeki sevgiyi demek ki anlatamıyorum. Şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar. Ben de o zaman çileden çıkıyorum gerçekten: asıl amacımı unutup seni onlara beğendirmeğe çalışıyorum. Aslında bu çabanın anlamsızlığını sezmiyor değilim. Ülkenin en zengin adamı senin paltonu tutarken ya da, “Rica ederim Cemil Bey, müsaade buyurun” diyerek ‘bizzat kendisi paltoyu giydirmekte ısrar ederken’ senin gibi hissedemedikten sonra, insan o paltonun içinde kendisi varmış gibi gururlanmadıktan sonra, seni beğenmeleri, hatta anlamaları neye yarar? Ya da meclise ilk girdiğin sıralarda, başkandan birkaç gün için izin istemeye gittiğin zaman, “Cemil Bey siz galiba yenisiniz” diyen başkanın karşısında senin gibi utanmadıktan sonra insanın böyle küçük ayrıntıları öğrenmesinin ne anlamı var? “İstediğiniz zaman izin yapabilirsiniz Cemil Bey, bana gelmenize lüzum yok,” sözünü duyunca kim senin gibi ferahlayabilir?
Bunlar bildiğin şeyler babacığım; sana biraz da bilmediklerini anlatayım. Mesela, cenaze törenin nasıl oldu? Cenaze namazın nasıl kılındı? Genellikle bir aksilik olmadı babacığım. Ben ağladım. Okulda o günlerde ‘hatırı sayılır’ bir durumda olduğum için oradan bir otobüsle bir miktar öğretim üyesi ve bir çelenk gönderildi. Hayatın boyunca hiç görmediğin bazı kimseler ellerini önlerine kavuşturarak ve başlarını eğerek ölümün anlaşılmaz gerçeği üzerinde düşünüyormuş gibi yaptılar mezarının başında. Tabut çukura konulduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. (Bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım.) Seni, annemin yattığı mezarlığa gömmedik. Bazı yakınlarım öyle uygun gördüler. İnsanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. Benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. Oysa bana, “Annen böyle isterdi,” dedi. Sen bu adamı sevmezdin ve nedense ona yakınlık gösterdin. Bu nedenle hiç hakkı olmadığı halde sana ‘babacığım’ derdi. Artık ben akraba olmayanların birbirlerine ‘anneciğim, teyzeciğim, oğlum, kardeşim’ diye seslenmelerine bütünüyle karşıyım babacığım. Artık gerçek bir akrabam kalmadığı için, bütün bu soğukluklara karşıyım. Herkes birbirine adıyla hitap etsin. Mantığı seven bir insan olarak senin de bu düşünceye karşı pek bir diyeceğin yoktur sanıyorum.
Sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. Mesela, Allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın filan diyorum. Sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. Aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. Sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. Bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum.
Benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum ne de arabama. Uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz. (Annem duymasın.) Bazen arabayı bir ara sokakta durdurarak küçük ve karanlık meyhanenin birine giriyorum. Senin deyiminle ‘tedrici intihar’. Bununla birlikte, bazı yazı denemeleri –bu mektup gibi- yaptığım için, arkadaşlar arasında –bu içki ve perişanlık gibi bütün tutarsızlıklarıma rağmen- oldukça ilgiyle karşılandığım söylenebilir. Sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla birlikte gene de benimle övünürdün sanıyorum. Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik. Aslında yazdıklarım senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’. Sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; sana açıklamakta zorluk çekeceğim bazı nedenlerle senin anladığın biçimde bir gerçeklikten uzaklaşmak zorundayım. Ayrıca gerçek ya da uydurma olan bu satırları benim hissettiğim şekilde anladığından da şüphedeyim, hatta anlayıp anlamadığını da bilemiyorum.
İşte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum. Bu yüzden sana gerçeklerden, senin de karşı çıkmayacağın gerçeklerden söz etmek istiyorum. Bugünlerde özellikle ansiklopedik gerçeklerin çok tutulması ve ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin gittikçe unutulması yüzünden, baştan aşağı gerçeklerle dolu ve birçoklarına göre önemsiz sayılacak hayat hikayelerinden meydana gelen bir ansiklopedi yazmak istiyorum. Buna benzer denemelerim oldu. Ama onlar da senin deyiminle gerçekten ‘uydurma’ şeylerdi. Bu nedenle babacığım, herkese açıkça ilan ediyorum: 1892’de doğdun. Ülkemizin ortalama ömür sınırını çok aştın. Duyduğuma göre İsveç ortalamasını filan bulmuşsun. Köyde, kasabada, taşrada yetiştin. Olgunluk çağı denen döneminde, ülkeyi yönetenler daha kalabalıkmış gibi görünsün diye, taşradan getirilerek onların arasında yer aldın. ‘Fırka katib-i umumiyesi’nin ya da daha başka ‘ekabir’in gözüne girmek için kürsülerde bağırmak gibi bir münasebetsizliği beceremediğinden, bugün benim özel ansiklopedimin dışında yer alacağını hiç sanmıyorum. Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor ya da onun gibi bir şey. Büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. Ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda da düşüncelere daldığını sanmıyorum. Fakat –bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım- ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım. Beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. Sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. Bense küçük hırslar yüzünden bocalıyorum; senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senden önce senin gibi rahmetli olan Numan Beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, Hacı Muhammed altta’ bir durumdayım. ‘Tedrici inhitat’ oluyorum senin anlayacağın. Görüyorsun senin hayat hikayeni bahane ederek gene kendimden bahsediyorum. Senin asaletini tevarüs etmediğim için her fırsatta kendimi ileri sürmek gibi bir zillete tenezzül ediyorum. Neyse, sana dönelim babacığım. Hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. Bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanmadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. Siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. Bu bakımdan sana yöneltebileceğim en kuvvetli tenkit şudur; kendini sunmasını hiç beceremedin babacığım. Hemşerilerinin büyük şehirde kaldıkları hanları ziyaret ederek onlara kartvizitlerini dağıtmadın, dairelerde seçmenlerinin işlerini takip etmedin. Bütün yaptığın, seçim bölgene gittiğin zaman eğer ramazansa sokakta sigara içmemekten ibaret kalmıştır. Kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. Genellikle sert, duygusuz ve bencil göründün. Bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. Çocuk diyorum, çünkü kötü huylarından bir ‘menfaat temini cihetine’ gitmedin. Bana sorarsan, hemen bütün konularda çocukça yani samimi fikirler ileri sürdün; bununla birlikte bu davranışlarının ev içinde ‘menfi neticeler tevlid ettiği’ oldu. Ben bu sonuçlardan çok yakındım ve ‘asi evlad durumuna müncer oldum’. Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen klasik Türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; batı müziğine tepkini de sadece, ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. Kültür hakkında öteki yargıların da pek iç açıcı değildi. Özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. (Bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim.) Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı; bir insan ya akıllıydı ya da aptal; senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. Biz –annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. Üstelik –en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum; çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim. Özellikle bazı kitapları okuduktan sonra, içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha da farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. Sinemaya gitmedin. Hiç roman okumadın. Zeytinyağlı enginar yemedin. Yabancı ülke özlemi çekmedin. Kimseye hediye almadın. Evde kuşkonmazdan başka bitki yetiştirmedin. Yalnız halk türkülerini sevdin. Basit beğenilerinin yanında beni şaşırtan duyarlıkların vardı. Bir örnek vermek gerekirse
Çalkan Karadeniz çalkan
Gemiler açıyor yelken
gibi beni çok duygulandıran bir masal türküsünün yanısıra
Yekte yavrum yekte
Pastırmalar yükte
türküsünü de aynı keyifle söyledin ve dinledin. Ben sonradan edindiğim bir duyarlıkla, ikincisini sanki alaya alıyormuşum gibi değerlendirerek işin içinden çıkmayı denedim: şu ‘filan’ sözünü, basit duygululuklarımı gizlemek için kullandığım gibi filan.
Şimdi
artık öldün babacığım. Sınırlarını kesin olarak belirlediğin bir dünyada, bana
sorarsan, belirsiz bir biçimde yaşadın ve öldün. Seni artık değiştirmek mümkün
değil babacığım; bu nedenle kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını
sanmıyorum. Sabit nazarlarla boşluğa baktığım zamanların çoğunda temeldeki
benzerliğimizi gizlemek için ümitsiz süslemelerle kendimi yoruyormuşum gibi
geliyor bana. Senin anlayacağın babacığım, züppe olarak nitelediğin insanların,
iç sahteliklerini örtmek amacıyla giriştikleri kibarlık çalışmaları içindeyim
sanki. Senin gibi tutarlı olmadığım için çoğu zaman kuşkulara kapılıyorum ve
ütüsüz pantolonlarla lekeli gömleklere kısa bir süre için son veriyorum.
Bugün,
genellikle seni benden başka hatırlayan yok babacığım. Öldüğün için durumu
bilmiyorsun; ama, sana açıkça belirtmek zorundayım ki, çevrendeki kuru
kalabalığın büyük bir kısmı daha şimdiden tarihe geçmiş vaziyette babacığım.
Okuma kitaplarında senin gibilerin davranışları örnek gösterilmekle birlikte
onların adları ve ikimizin de çok iyi bildiği küçük ve karanlık yaşantıları yer
alıyor. Sen artık öldüğün için senin adına uydurma nutuklar, düzme makaleler,
hayal ürünü tartışmalar icat etmek ve seni onların çok üstünde dalgalandırmak
istiyorum. Çünkü hepinizi tanıyan –gerçekten tanıyan- on kişiden dokuzunun, bir
seçim yapmak gerekirse, oylarını sana vereceğini ismim gibi biliyorum.
Göreceksin babacığım, şu tek başıma yazacağım ansiklopediye bir başlayabilsem
her şey düzelecek. Kimsenin doğru dürüst bir şey bilmediği bu ülkede şundan
bundan –yani yabancı yazarlardan- makaslama metoduyla birkaç eser veremez
miydin yani? Tercümeleri ben yapardım. Annem de sana okurdu. (Hiç olmazsa şunu
kabul etmelisin ki babacığım, çoğu zaman sadece annemin okuduklarını anlardın.
Senin dilini, görünüşteki bütün karşıtlığınıza rağmen, galiba sadece annem
bilirdi.)
Aramızda
hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisi olmadı. Ne ben, bütün meraklı
çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana
açıklamak gereğini duydun. Bu yüzden, bir çok olayın nedenini zamanında
öğrenemediğim için, dünyanın birçok yönünü hiç bilemedim. Bazı olayların
nedenini de çok sonraları öğrenebildim. Mesela yemekten kalkınca herkesten önce
ellerini yıkamak isterdin; banyoda, “Ben sigara içeceğim,” diyerek beni
iterdin. Ben de senin gibi sigara içmeye başlayıncaya kadar, bu davranışın bana
hep esrarlı göründü. Sonra karşılıklı sigara içmeye başladık. Sonra günün
birinde karşısında, ‘bacak bacak üstüne atıp sigara içen’ oğlunu azarladın.
Davranışlarında genellikle hep böyle geç kalırdın. Karımdan ayrılıp sana
sığındığım zaman da, “Geceleri eve geç geliyorsun,” gibi, yıllarca önce
söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin. Oysa babacığım ben
evlenmiştim, ayrılmıştım, çocuğum bile vardı; yani bir bakıma senin
durumundaydım. Sen de yıllarca önce bazı işlerini bahane ederek büyük şehire
gidip bizi günlerce yalnız bırakmaz mıydın? Ben de işte öyle olmuştum
babacığım: ‘İstediğim gibi yaşamak’ diyebileceğimiz bir işim çıktığı için
evden, kendi evimden ayrılmıştım.
Ben sonra
eve döneceğim babacığım. Bazı durumlarda sana oranla biraz aşırı davrandım.
Belki de kendime bu dünyada bir yer yapabilmek için, birçok düşüncemi ‘kuvveden
fiile’ çıkarmaya çalışıyorum. Aslında sen böyle bir şeyi hiç düşünmedin;
bununla birlikte, yeryüzünde senin kadar yer yaptığım da söylenemez. Bu yüzden
sinirli, sabırsız ve hırçın oldum. Biliyorsun, seninle de çok çatışırdım,
kapıları filan vurup giderdim. Bana hep haksızlık yaptığın duygusu vardı
içimde: bence her zaman bana haksız yere söylenirdin; çalışkan bir öğrenci
olduğum halde “bu çocuk kitap yüzü açmıyor,” diye homurdanırdın, üstüme uymayan
kötü dikilmiş elbiseler giydirirdin, istemediğim okullara gönderirdin beni,
sızlanmalarımı da hiç dinlemezdin. Bugün, belki de sen artık öldüğün için, bana
bir zamanlar haksızlık ettiğini düşünemiyorsam da, bana haksızlık edildiği
düşüncesi içimde öylesine gelişti ki artık bütün dünyayı suçluyorum bu bakımdan.
Bu bakımdan da istemediğim bir yerlere vardım, artık bütün dünyanın suratına
çarpıp duruyorum kapıları.
Senin
‘egoist’ olduğunu söylerlerdi; benim için de şimdi buna benzer sözler
ediyorlar. Annem öldükten sonra bir süre sen de yalnız kalmıştın ya, bu yüzden
yalnızlığı bilirsin sanıyorum. Ben de yalnızlığımda sana benzedim babacığım:
kendime yemekler pişiriyorum; senin kirli ropdöşambrına benzeyen bir şeyler
giyip, bir karış sakalla evin içinde huzursuz dolaşıp duruyorum, yanık kalmış
elektrikleri söndürüyorum, durmadan para hesabı yapıyorum, kendimi biraz iyi
hissettiğim günlerde çarşı Pazar dolaşarak her malın iyisini almaya
çalışıyorum. Gittikçe sana benziyorum babacığım: kimseleri beğenmez oldum.
Aynaya pek bakmıyorum ama sevmediğim şeylerden söz ettikleri zaman suratımı
senin gibi buruşturduğumu hissediyorum. Birilerine oturmaya gittiğim zaman
yemeğe kalmam için ısrar edilmeyince senin gibi, belki de senden çok şiddetli bir
biçimde içerliyorum herkese; yalnız, senin yaptığın gibi, kötü yemekleri açıkça
beğenmezlik edemiyorum. İstiyorum ki babacığım artık herkes öğrensin hiçbir
şeyi beğenmediğimi. Senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde
kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. Senin
gibi ben de artık aklıma geleni hemen herkesin yüzüne haykırıyorum. Eski
pısırık oğlunun bu durumunu görseydin gurur duyardın diyemiyorum; çünkü,
sözlerime ‘muhatap’ olanların tepkisine bakılırsa pek övünülecek durumda
değilim galiba babacığım. Genellikle belirsiz bir isyan halindeyim. Derler ki
sen de çocukluğunda eve dönünce anneni bulamazsan hemen sokağa fırlar ve onun
misafirliğe gittiği evin camını taşlarmışsın. Ben senin gibi köyde değil şehirde,
evde değil apartmanda büyüdüğüm için, çocukluğumu bir bakıma yaşayamadığım
için, bu konuda biraz gecikmiş de olsam yalnız bırakıldığımı hissettiğim zaman
kendi çapımda mesele çıkarıyorum, herkesin burnundan getirdiğimi sanıyorum.
Oysa
şimdi seni düşündüğüm zaman babacığım, durmadan gülümsüyorum. Seni sen olarak
yaşamak istiyorum. İstiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa
giderek. “Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez,” diye içeri seslenebileyim
ve bana “Kaynadığını görüyorsan altını kıs Cemil Bey,” denilsin ve ben de
hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım. Belki de nasıl bir insan olduğunu bugün
bile bilmiyorum; daha doğrusu bugün, senin bilmediğin bazı şeylerin varlığından
haberim olduğu için, bu bakımlardan nasıl bir insan olduğunu merak ediyorum.
Acaba senin de bilinç altın var mıydı babacığım? Bana öyle geliyor ki sizin
zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyları
yoktu gibi geliyor bana. Senin fesli ve redingotlu resimlerini gözümün önüne
getiriyorum da, bu görüntüyle ‘varoluşçu bir bunalımı’ yanyana düşünemiyorum
doğrusu. Aslında bizler de bir özenti içindeyiz; ama ne de olsa bu kurt içimize
düştü bir kere babacığım; bazı meseleleri bu yüzden büyütüyoruz. Acaba bütün
bunları sana şimdi anlatsaydım nasıl karşılardın, yazdıklarımı okusaydın ne
düşünürdün? Hepsini ‘deli saçması’ mı bulurdun? Sizin zamanınızda herhalde
böyle zorluklar yoktu babacığım; yemek ve bilmece çözmek ve benim zorumla radyo
radyodan dinlediğin alafranga müzik ve sineklerin camı kirletmesi ve gazetede
sağlıkla ilgili makale hakkındaki düşüncelerin ve aylık bütçe hesapların ve
yarın pişirilecek aşureye neler katılması gerektiği ve benzeri ve ilgisiz bütün
düşüncelerinin ‘bilinç akımı’ denilen karmaşık bir düzende yer aldığını bilseydin
sanırım yemekten sonra o yüksek koltuğunda rahatça uyuklayamazdın. Maddenin
temel yapısında düzelmesi mümkün olmayan bozuklukların başladığını ya da bazı
tabiat kanunlarının artık eskisi gibi aynen tekrarlanmadığını duysaydın acaba
endişelenir miydin? Aslında ‘ruhiyat’la ilgili yenilikleri ben bile doğru
dürüst bilemiyorum babacığım. (Mesela, egoist olduğun halde, sen de ‘ego’nun
farkında değildin.) bir yerde okumuş olsaydın da bana “Oğlum sende Oedipus
kompleksi var mı?” diye sorsaydın ne karşılık vereceğimi bilemezdim sanıyorum.
Hani ben sana kızınca ya da belirsiz nedenlerle içimde tanımlayamadığım
sıkıntılar duyunca gidip sabahlara kadar içerdim ya, şimdi öyle yapmıyorlar
babacığım. Bu senin duymadığın bilinçaltıyla ilgili doktorlara gidiyorlar.
Bense aslında sana benziyorum babacığım; artık içki de iyi gelmediği için böyle
durumlarda koltuklara baykuş gibi tünüyorum.
Demek ki
senin köylü tabiatın bana miras kalmış babacığım: medeniyeti sevmiyorum.
Bugünlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin
sanıyorum. Ben, senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme
deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum.
Balığa çıkmak bize göre değil babacığım. Ben senin uçsuz bucaksız tarlalar
arasındaki küçük köyüne yakın bir yerde (çevrede belki de bir iki ağaç
olabilir) ahşap kirişli kerpiç bir evde yaşamak istiyorum. Evin resmini de
tanıdık yaşlı bir mimara çizdirdim. (Gençlere güvenim artık kalmadı babacığım.)
Sana anlatması biraz zor ama, oraya gidişim bana haksızlık eden dünyaya karşı
bir baş kaldırma hareketi olacak diyebilirim; yani ben orada bulunmakla onlara,
“İşte bütün ‘terakkinizi’ gördüm ve ‘aslıma rücu ediyorum’ (yani Cemil Beye
dönüyorum), diyeceğim ve onlar da bunu anlamayacak. Sen bunu Ziya Paşa’nın ya
da Mehmet Akif’in tepkilerine benzetebilirsin. Annem duysaydı çok ağlardı. Sen
nasıl karşılardın bilmiyorum; herhalde bunu da sana karşı bir hareketim olarak
‘tavsif’ etmezdin. Gene de, beni bu duruma kitapların getirdiğini söylerdin.
Lukianos’u okuduğum zaman da bir gün kitabı karıştırmış ve içinde tanrılarla
alay eden bölümü görünce, “Bu oğlan onun için Allah’a inanmıyor, bana karşı
geliyor,” diye pek gerçekçi sayamadığım bir yorumda bulunmuştun. Sen de Allah’a
–bunu hiçbir zaman kabul etmediğin halde son yıllarında inanmıştın babacığım.
Son yıllarında Cuma günleri ortadan kaybolup camiye gitmeye başlamıştın. Acaba
daha önce, mesela gençliğinde, buna benzer bir ‘iman buhranı’ geçirmiş miydin?
Neyse, son yıllarında böyle bir değişikliğe uğradığını da kabul etmedin. Her
zaman ‘namazında niyazında’ olduğunu ileri sürerek beni çileden çıkardın. Benim
bu dağa çekilme meselesini de belki eski inançsız yaşantıma bir tepki olarak
‘telakki ettiğim’ için, senin çocukluğuna sığınıyorum babacığım. Hareketimin,
annemde beğenmediğin biçimde bir duyarlık ilgisi yok. Yani artık haddimi
biliyorum, önünde ‘hayat’ denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince
bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime
yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum. Buna ‘şimdilerde’ kaçış diyorlar
babacığım; bir takım toplum sorunlarını çözemeyeceklerini hisseden burjuva,
yani senin anlayacağın şehirde yaşayan ve üstelik şehirdeki günlük yaşantının
geleneklerini benimseyen aydınlar böyle yapıyormuş. Sen böyle söyleyenlere
bakma babacığım. Oğlunu onlardan öğrenecek değilsin ya. Sen de aslında annem
gibi benim hiçbir zaman kötü bir şey yapmayacağıma inanırsın değil mi? Hani bir
zamanlar bazı kitaplar okuyordum da eve bazı asık suratlı adamları çağırıp
onlarla bağırarak tartışıyordum; o zamanlar annem, başıma bir şeyler
geleceğinden endişelenmekle birlikte, gene de bu konuda kendisini uyaran
ahbaplarına karşı beni savunuyordu. Şimdi beni savunan kalmadı babacığım; çünkü
ikiniz de öldünüz. İşte ben de yalnızsam, yalnızlığımı bilmek için çoğu zaman
–sabit nazarlarla boşluğa baktığım zaman- bu kerpiç evi gittikçe daha ciddi bir
biçimde düşünüyorum. Ben bu asık suratlı aydınlara hiç benzemiyorum babacığım;
onlara karşıyım ve senin içtenliğinden yanayım. Bazı kitaplar yüzünden kafam
biraz karışmışsa da bugün bile senin içtenliğini taşıdığımı ümit ediyorum. Gene
de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım: yani ben de sonunda
senin gibi ölecek miyim?
Mektubuma
burada son verirken hürmetle ellerinden öperim.
Oğlun
OĞUZ ATAY
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.